Kategori arşivi: Sağlık

Çocuk Hakkında Bilinmesi Gerekenler

çocuklarÇocuk Sevgiyi Çevreden Değil Aileden Almalı
Çocuk gelişim uzmanı Özen Taslak, çocuğun sevgiyi aileden alması gerektiğine dikkati çekerek, “Çocuk sevgiyi çevreden alırsa toplum için tehlike söz konusu olur.” Çocuk gelişimi öğretmenlerinden Selma Doğantemur, “Çocuklarınıza sevgi ile yaklaşın ki büyüdüğünde saygın birisi olsun. 6 yaşında korkutmak için banyoya hapis edilen bir çocuk, 35-40 yaşına gelse bile o olayı unutmaz. Çocuklarınızın unutamayacağı cezalar vermeyin. Sorunlarını birlikte çözmeye çalışın.” dedi. Devamını oku

Çocuğun aşırı korumacı ya da anneye bağımlı yetiştirilmesi yanlış
Acıbadem Adana Hastanesi Aile ve Evlilik Terapisti Dr. Obengül Ejder, aşırı baskının çocukta eziklik duygusuna neden olduğunu söyledi. Dr. Ejder, ’Bunun yanında çocuğun gereğinden fazla koruyucu ya da anneye bağımlı olarak yetiştirilmesi de yanlış.” dedi. Çocukların 0-18 ayda güven ya da güvensizlik duygusunu, 18-36 ayda bağımsızlık ya da şüphe duygusunu edindiğini kaydeden Ejder 3-7 yaş aralığında girişimci veya suçluluk duygusunu, 6-11 yaşlarında da beceriklilik ya da aşağılık duygusunu kazandığı kaydetti… Devamını Oku

Hamilelik dönemi çocuğun kişilik gelişimini de etkiliyor
Dr. Canatar, anne karnındaki bebeğin, görüp duyumsayabilen, deneyimleyebilen, hissedebilen bir varlık olduğunu açıkladı. .Dr. Canatar, ”Anne karnında başlayan hissediş ve deneyimler zamanla çocuğun kendisiyle ilgili algılarını, beklentilerini ve davranışlarını belirlemeye başlar. Yani çocuğun kendilik algısı anne karnında başlıyor.” dedi.

Uzm. Dr. Canatar, anne karnındaki bebeğin farklı bir seviyede olsa da, görüp duyumsayabilen, deneyimleyebilen, ilkel seviyede rahim içinde öğrenebilen ve hissedebilen bir varlık olduğuna dikkat çekti… Devamını oku

Çocuk gelişimindeki sihirli sözcük: Hareket
Bebeğin anne rahmine düştüğü andan itibaren hareketlerinin bir anlamı var. Çünkü onlar hareket ettikçe gelişiyorlar. Bu nedenle çocuklara hareket etmeleri için olabildiğince alan bırakmak gerekiyor.
Hareket etmenin bir özgürlük, öğrenme aracı olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Namık Kemal Akpınar, ancak kazalara davetiye çıkarmamak için bazı noktalara da dikkat etmek gerektiğinin altını çiziyor… Devamını oku

Çocuk gelişimi evrelerindee ölüm kavramı
Ölüm kavramına bakış açısı bilişsel ve duygusal olgunluk düzeyine göre dolayısıyla gelişim dönemi özelliklerine bağlı olarak farklılıklar gösterebilmektedir.
Ayrıca çeşitli araştırmalar sonucunda çocukların ölüm algısının çocuğun yaşı, kişilik özellikleri, önceki yaşam deneyimleri, ölen kişi ile ilişkisi, ölüm nedeni, kayıp sonrası ailenin takındığı tavır ve stresle başa çıkma yolları, çocuğun ihtiyaçları ve bunun karşılanması, duygu düşünce ve anıların paylaşılması gibi birçok faktörle ilişkili olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla ölüm algısı her birey için bağımsız gelişmektedir.
Çocuk gelişim evreleri detayı… Devamını oku

 

 

Kanserde Yeni Umut Reovirüs

reovirüs1Çocuklar ile bazı yetişkinlerin nezle olmalarına neden olan bir virüsün, kanserle mücadelede yeni bir umut olabileceği belirlendi. İngiltere Leeds Üniversitesi uzmanları, genelde hafif nezle ve mide ağrılarına yol açan “reovirüs”ün, habis tümörleri küçülttüğünü saptadı. Reovirüs kanserli hücrelere evsahipliği yaparken vücudun bağışıklık sisteminin harekete geçmesini sağlıyor. Böylece vücut

reovirüsle birlikte kanserli hücreleri yok ediyor.

Araştırmayı yöneten Profesör Alan Melcher, “Virüslerle tedavi, kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi müdahaleden çok daha kolay ve ekonomik” dedi. Virüs vücuda damar içine zerkedilerek veriliyor. Virüsler hemen kanserli hücrelere yerleşiyor.


Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Çocukları Doğru ve Sağlıklı Büyütmek Önemlidir

Çocuklarını büyütmek ve onları hayata hazırlamak her bilinçli ebeveynin mutlaka vazgeçilmez hedefidir. Bu yolda hemen her fedakarlığı yapmaya da hazırdırlar. Ancak işleri hiç de kolay değildir. Şayet doğru bilgilenme, bilinçli çözümler ve sağlıklı büyütme konusunda yetersiz kalırlarsa, bunun eksikliği ve olumsuz sonuçlarına katlanacak olanlar çocuklarıdır. Özetle, “doğru ve sağlıklı çocuk büyütmek” çok önemlidir.

Bu konuda gerçekten güzel yazılara rastladım. Onları sizlerle paylaşacağım.

Egzersiz Çocukları Depresyondan Koruyor

Uzmanlar, egzersiz ve sporun, sadece bedensel bir uğraş olmadığını, özellikle çocukların sosyalleşme ve topluma uyma süreçlerinde etkin bir rol oynadığını söylüyor.
Bu fiziksel aktivitelerin kendi içinde kuralları olduğunu belirten Yeditepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Serap İnal, egzersizin çocuklara sevdirilmesinin önemine dikkat çekti.
Çocukların, egzersiz veya spor yaparken yeni özellikler kazandığını, fiziksel olduğu kadar ruhsal olarak da geliştiğini belirten İnal şunları söyledi:…Devamını Oku…

Kendine Güvenen Çocuk Yetiştirmek

Her anne babanın isteğidir kendine güvenen bir çocuk yetiştirmek; hayata karşı daha güçlü, zorluklarla kolayca baş edebilen , çabuk pes etmeyen , kendi ayakları üzerinde duran, her durumda kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek güce sahip olabilecek bir birey olmasını arzu eder.
Kendine güven duygusunun temeli birçok süreçte olduğu gibi bebeklik döneminde atılır. Bir yaş sürecine kadar anne babasından yeterli ilgi ve sevgiyi görmek, ilerleyen yaşlarda bu güzel duygunun devamının sağlanması çok önemlidir. Sevildiğini hissetmek kendini değerli ve önemli hissetmenin temelini oluşturur. Sevilme duygusu ile kendini güvende hisseden çocuğunuz güven kavramını bu dönemde yaşayarak öğrenir  kendi kanatları ile uçma zamanı geldiğinde de kendisi için harekete geçebilecek becerilere sahip olur . Bu nedenle özellikle çocuğunuzun sosyalleşmeye başladığı 3 yaş dönemine kadar sevginiz çok daha önem kazanmaktadır.
Psikolog Eda Gokduman:
Çocuğunuzun duygusal gelişim sürecinde kendine güven duygusunun oluşması bebeklik  ve sonrası dönemlerde davranışsal kazanımlarla da ilgilidir. Buna birkaç örnek vererek açıklarsam daha iyi algılayabilirsiniz.
Örnek 1 ; 6 ay itibari ile çocuklar katı gıda sürecine başlar. Zamanla gelişimsel becerilerin eklenmesi ile kendi kaşığını kendi tutma, dökerek de olsa kaşığını ağzına kadar götürüp “ben yedim”  başarısını göstermesini isteriz.  Oysa birçok anne bu dönemle başlayan ve sonrasında da üzülerek devam ettiğini gözlemlediğimiz destekleme davranışlarına  devam ediyor.
Kendi yemeğini yemeği başarabilen bir çocuk…Devamını Oku…

Çocuk Yetiştirmeyle İlgili Doğru Bilinen 8 Yanlış

Geçmişten günümüze kulaktan kulağa aktarılan birçok bilgi, çevrenin yönlendirmeleri veya günümüzün bilgi kirliliği, çocuk yetiştirirken annelerin doğru bilgiye ulaşmalarını kimi zaman engelleyebiliyor. Peki doğru bildiğimiz bu yanlışlar hangileri?
Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ve Çocuk Nefrolojisi Uzmanı Doç. Dr. Neşe Karaaslan Bıyıklı, çocuk sağlığıyla ilgili annelerin en sık karşılaştıkları doğru bilinen yanlışları anlatıyor:

Bebek fazla kucağa alınmaz, alınırsa kucağa alışır! Yenidoğan bebeğinizi emzirmek, altını değiştirmek, sevmek, okşamak, konuşmak için kucağınıza almalısınız. Anne ile bebek arasında kurulacak sevgi ve güven bağı için bu çok önemlidir. İstekleri karşılanan, sevgi ve güven hisseden bebeğinizi daha ileri dönemlerde uyku, beslenme gibi durumlar için belirli bir düzene alıştırmak daha kolay sağlanır.  Özellikle ilk üç ay bebeğinizi sık sık kucağınıza alın.

– Şişman çocuk sağlıklıdır! Şişmanlık sağlık değil, sağlıksızlık göstergesidir. Hem çocukluk çağı hem de erişkin dönem için hipertansiyon, damar sertliği, şeker hastalığı, ortopedik bozukluklar, pişik, solunum yolu enfeksiyonları, psikolojik bozukluklar gibi birçok hastalıkla ilişkisi saptanmıştır. Dengeli beslenenen çocuk zayıf da olsa sağlıklıdır.
– Dondurma hasta eder! Dondurma gibi serinletici yiyecekler sağlık kurallarına uygun olarak hazırlandıktan sonra, üretim ve…Devamını Oku…

Kadınlık=Annelik=Kutsal mı?

Annelik, sorumluluk ve iktidar barındıran, tanımı ve yükümlülükleri değişen karışık bir mevzu. Acaba gerçekten anne olunca mı anlaşılıyor? Annelik meselesine kafa yormuş genç bir anne, Dr. Evren Balta Paker anlatıyor.

“Annelik pratiğine güvensizlikle başlıyorsunuz”

Kadınlar annelik konusunda nerelerde bocalıyor?

Hamilelikten itibaren bocalıyor. Çünkü 20. yüzyıldan itibaren annelik standardize oldu. Anneliğin her dönemine ilişkin, sizi belirli formatlara sokan kurallar var. Uzmanların görüşleri ve araştırmalarla bu kurallar yenileniyor.
Kadınlar hamile kaldığı andan itibaren, kendini süper bilinçli yetiştirmek zorunda hissediyor. Böylece “Herkes milyonlarca yıldır çocuk yapmış, ben de yapabilirim” düşüncesi ortadan kalkıyor.
Maalesef annelik pratiğine, hiçbir şey bilmediğinizi düşünüp, ciddi güvensizlikle başlıyorsunuz. Ama öğrenmeniz gereken kaynak anneniz değil. Bu yüzden pek çok kadın…Devamını Oku…

Okumanızda yarar olan diğer yazılar ise:

Çocuğun duygusal olarak istismarı


Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Çocuklara Eğlence ve Oyunla da Öğretebiliriz

Çocukların hayatında özellikle de büyüme süreçlerinde, eğlence ve oyunun ne kadar önemli bir rolü olduğunu sürekli vurgularım. Bu o kadar vazgeçilemez ve olmazsa olmaz bir husustur ki, eksikliği ve onu yaşayamamış çocukların ileri ki yaşamlarında çoğunlukla streslere, bazen de psikolojik sorunlara sebep olabilmektedir.

Önceki yazılarımdan birinde, Sayın Hocamız Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu’nun: “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” sözlerini sizlere aktarmıştım…

Bırakın onlar oyunlarını doya doya oynasınlar.

Bırakın çocukluklarını olması gibi geçirsinler.

Bırakın ruhları ve bedenleri olabildiğince doygunluğa ulaşsın..

Bu süreçte onlarla bütünleşerek ve oyunlarla iç içe olarak öğrenme işinin de yapılabilmesini sağlayabiliriz.

Onlara zaman ayırmak, birer birey muamelesi yapmak, ailede eşit haklara sahip bir insan olduğunu hissettirmek, kendine güven, sevme-sevilme güdüleri ve daha bir çok özelliği ve becerisini geliştirebilmesine destek verebiliriz…

Sonuçta, gelişmesine verilecek bu katkılar, onun da ileride benzer doğru davranış alışkanlıklarını kendi çocuklarına aktarabileceği düşüncesi ve de bunu bilmenin mutluluğunu yaşayabilmenin de gururu içinde olabileceğiz…

Evet, bu laflardan sonra sizlere aşağıdaki oyunu sunuyorum. Bendeniz internette oyun oynama alışkanlığı olmayan biriyim. Ancak bu oyunu gerçekten çok beğendim…

Umarım benim de torunlarımla bu oyunu oynayabilme fırsatım olur.

Bugün cuma, haftanın son günü. Hafta sonunda çocukları olan anne ile babaların, onlarla bolca ve mutlu birliktelikler içinde ve oyunlar da oynayarak çok iyi bir hafta sonu geçirmelerini diliyorum…

Hadi buyurun ördek Daffy’nin uçaktan atlama videosunu beraberce izleyelim…


Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Çocuklara En Büyük Miras Bir Can’dır

çocuklara-miras“Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar

yaratmaktır.” Bu harika ve çok doğru sözlerin sahibi hocamız Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu’dur. Aşağıdaki hikaye de kendilerine aittir. Buyurun okuyun…

Kaliforniya’da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestirde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.

Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

‘Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
‘Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini’, ‘Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, ‘O şahane bir insan;
o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim’ dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının
erkeğine, ‘Sen benim kahramanımsın’ duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordumve o kişiyi kıskandım.

‘Nasıl yani?’ dedim.
‘Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.
Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.’

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini haladış görünüşe göre yargılıyor ve onu ‘ayı’ olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım.

Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: O adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl
etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş
olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los
Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup
olamayacağını sordum. ‘Kendilerine bir sorayım, eminim
sizinle tanışmak isteyeceklerdir,’ dedi ve iki gün sonra, ‘Ailemle
konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,’
dedi.

Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin
yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, ‘O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,’ dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık.

Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi.

Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. ‘Evet’ yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
‘Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz’, dedi.

Tüylerim diken diken oldu.
Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızamayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim.

Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a ‘Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!’ dedim.
Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, ‘Tabii, onlar küçük insanlar!’ yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.

Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14′te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı:

‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: ‘Baban seninle randevulaşır mıydı?’
‘Evet’, dedi, ‘yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, ‘Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!’.

Gülümseyerek, ‘Nereden biliyorsun?’ diye sordum.
‘Biz Frank’le konuştuk’ diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim?’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum.
Sally,içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya
yaşayabilmişti.

Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır.

Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu : Web Sitesi

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Türkiye’de Yaşlılık Algısı ve Farkındalığı

Bugünün çocukları yarının gençleri, onlar da kendi yarınlarının büyükleri ve yaşlıları olacaklar. Bu biteviye (tekdüze) bir döngüdür. Ülkemizde yaşlılık konusuyla bağlantılı resmi ve özel kurumsal örgütlenme, henüz emekleme dönemindedir. Yaşlılıkla ilgilenen bilim dalının adı Gerontoloji [1] (detaylı açıklaması) olup, ne olduğunu şöyle açıklayalım: “Gerontoloji, yaşlı insanlarda ortaya çıkan

biyolojik, sosyal ve ekonomik problemlerle uğraşan bilim dalıdır.”

Vikipedi’deki Açıklaması:

“Bu terimi ilk defa 1903’te Tıp dalında Nobel Ödülü alan Rus asıllı bilim adamı Ilja Metschnikow (İlya Meçnikov) kullanmıştır. 1930’lu yıllardan beri ABD ve Avrupa’da anabilimdalı olarak çeşitli üniversitelerde okutulmaktadır.

Gerontolojinin bu konuma gelişinin başlıca sebebi, sürekli uzayan yaşam süresidir. Gerontoloji multi disipliner bir bilim dalıdır, yani farklı bilim dallarında yaşlanma ve yaşlılık incelenmektedir. Teorik çalışmaların yanı sıra Gerontoloji aynı zamanda uygulamalı bir bilim koludur. Öncelikle yaşlıların yaşam koşullarını iyileştirme hedefi takip edilmektedir. Yeni teknolojik veya ekonomik gelişmeler, bu hedefe yaklaşabilmek açısından birçok olanak sunmaktadır.

Türkiye’de yaşam süresi hem erkekler hem de kadınlar açısından sürekli uzamaktadır. Türkiye’de yeni dünyaya gelen bir bebek erkekse 70, kızsa 72 yıllık bir yaşam beklentisine sahiptir. Önümüzdeki dönemlerde ortalama yaşam süresi uzamaya ve Türk toplumunda yaşlıların sayısı hızla artmaya devam edecektir. Buna bağlı olarak Gerontolojinin önemi de yükselecektir.
Vikipedi Linki

Batı toplumlarında yaşlıların çocuklara, aile bireylerine bağımlılık oranı %5-6 seviyelerindeyken, Türkiye’de bu oran %20-25 dolaylarındadır.

Ülkemizdeki bu yüksek ve olumsuz bağımlılık oranının sebepleri ise şöyle sıralanabilir:

– “İleri ülkelere göre düşük gelir düzeyi.

– Yaşlılarla ilgili sorunlar hakkında resmi ve özel kurumların henüz yeterli düzeyde organize olamamaları,

– Toplumda çocukların gelecek garantisi olarak (özellikle kırsal kesimlerde yaşayanlar ve düşük gelir düzeyi olanlar arasında) görülmeleri,

– Yaşlılıkta evlatlardan yardım bekleyen yaşlıların, bu ileri yaşlarındaki sıkıntıları, sağlık giderleri ve özellikle de bakıma muhtaç durumlarının yüksek maliyeti.”

Çoğunlukla  bu ekonomik güce sahip olmayan evlatlar ve aile bireylerinin, karşılayamadıkları bu maliyet sebebiyle üzüntüleri, yaşadıkları travmalar ve vicdani rahatsızlıkları fevkalade yüksek boyutlardadır.

Bu sorunun, mutlaka devletin önderliği ve bizzat organizasyonu, maddi katkı ve yatırımlarıyla ve sivil toplum örgütleriyle ortak çalışmalarıyla çözülmesi gerekmektedir.

Konu hakkındaki eğitim etkinliklerinin de arttırılması ve yaygınlaştırılması şarttır. Türkiye’de Gerontoloji Bilim Dalı, sadece Akdeniz Üniversitesi, Fen ve Edebiyat Ana Bilim Dalı (aşağıda linki verilmiştir) bünyesinde mevcuttur. Bu dalı diğer üniversitelerimizde de oluşturabilmeliyiz…

Bu organizasyonlar sonucu, ülkemizdeki yaşlılık algısı ve farkındalığı, olması gereken anlam ve düzeye kavuşabilecektir…

Ülkemizin bunu yapabilecek ve kısa sürede hayata geçirebilecek bilgi, alt yapı, az sayıda da olsa yeterli insan ve finans gücü vardır…

Yeter ki istensin ve hayata geçirilsin.


[1] Gerontoloji: Yunanca ilerlemiş yaş anlamına gelen geron (ihtiyar) sözcüğünden türemiş olan gerontoloji, genellikle yaşlı yetişkinlere yönelik olarak yaşam boyu süren yaşlanma sürecinin bilimsel çalışma alanı (disiplini) olarak tanımlanır.
Gerontoloji disiplini yaşlanmanın biyolojisi, geriatri, sosyal gerontoloji (sosyo gerontoloji) ve gerohijyene bölünmüş olan, geniş ve karmaşık bir sosyal-biyolojik disiplindir.
Bu alandaki çalışmalar da genellikle gerontoloji, antropoloji, biyoloji, biyokimya, ekonomi, tarih, tıp, hemşirelik, psikoloji, sosyal çalışma/sosyal hizmetler ve sosyoloji gibi çok sayıda disiplini içinde barındıran çok disiplinli çalışmalardır.”

Konu hakkında yararlanılabilecek diğer kaynaklar:


Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu-Dedegi tarafından hazırlanmıştır…

Çocuklarınızı Asla Aşağılamayın

çocuklarınızı-aşağılamayınÇocuklarınıza aşağılayıcı davranmanın, onların beyninin hem yapısında hem işlevinde olumsuz değişimler yaratıyor. Çocuklara nasıl davranılması gerektiği konusunda ailelerin çok dikkatli olmaları gerekmekte. Çocukluk

döneminde gerçekleşen aşağılayıcı davranışlar ve istismarlar, onların beyninin yapısını ve işlevini değiştirebilir ve anksiyeteden  intihara kadar birçok sorunun riskini artırabilir.

Psikiyatrist Dr. Tanju Sürmeli, “Sen aptalsın”, “Asla bir baltaya sap olamayacaksın”, “Neden biraz kuzenin gibi olamıyorsun!” benzeri ebeveynlerin ifadelerinin, beyin hücrelerini azalttığına dair araştırmalar olduğuna dikkat çekip, çocuklarına aşağılayan tarzda yaklaşan ebeveynleri uyarıyor.

‘Sen aptalsın, bir baltaya sap olamayacaksın!’

Harvard Tıp Fakültesi’nden Nöropsikiyatri Uzmanı Doçent Doktor Martin Teicher; “Bu değişiklikler fiziksel ve cinsel istismarla sınırlı değildir; sözlü saldırının bile gelişmekte olan bir beynin yapılanmasında değişikliğe yol açacağı yönünde her geçen gün artan kanıtlar vardır” demiştir. Bu zarar verici etkiler, beynin hassas bölgelerindeki küçülme ve epilepsiyi taklit eden anormal beyin dalgaları ile ilişkilidir.

Çocuklara aşağılamak, ilerde büyük sorunların habercisi!

Araştırmalar, beynin sağ ve sol loblarını birbirine bağlayan kalın kablomsu sinir hücrelerinin (korpus kallozum) istismara uğrayan çocuklarda normalden daha küçük olduğunu tespit etti. Bir araştırmada, 51 hasta ve 97 sağlıklı çocuğun beyin taramalarını karşılaştırmışlardır. Araştırmacılar, erkek çocukların yeterli bakılmamasının korpus callosumda ciddi küçülmelere yol açtığı bulgusunu edinmişlerdir. Cinsel istismara uğrayan kız çocuklarda da anormal bir küçülme söz konusudur.

Teicher, “İnanıyoruz ki daha küçük bir korpus kallozum beynin iki yarısı arasında daha az bütünlüğe sebep olur ve bu da ruh hali ve kişilikte dramatik değişimlere neden olabilir” diyerek konuyu açıklamıştır.

Duygu ve dikkat eksikliğine de yol açıyor

Beyin taramaları aynı zamanda duygu ve dikkat ile ilgili beyin bölgelerinde azalan aktivite göstermektedir. Cinsel istismar ya da yoğun sözlü eziyet geçmişi olan hastalar, serebellar (beyincik) vermis (orta hattındaki parçası) olarak adlandırılan beynin bir bölgesinde daha az kan akışı göstermişlerdir. Vermis, sağlıklı kişilerin duyularını dengede tutmalarında yardımcı olur, ancak çocukluk istismar geçmişi olan kimselerde bu dengeleyici işlev bozulmaya uğrayabilir.

Teicher, Vermis’in genetik faktörlerden ziyade çevresel faktörlerden ciddi anlamda etkilendiğine işaret etmektedir. Hareket bu durumu tetikler ve Ulusal Sağlık Enstitüsü’nden araştırmacılar da dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların sürekli olarak normalden küçük boyutlar gösterdiğini tespit etmişlerdir.

Psikiyatrist, Dr. Tanju Sürmeli, “Dikkat eksikliği ve öğrenme zorluğu çeken çocukların önemli bir kısmı ailesi tarafından ders çalışmadıklarında, derse motive olamadıklarında, dikkatlerini derse veremediğinde aşağılanmakta, “falan daha iyi yapıyor sen neden onun gibi olamıyorsun” diye karşılaştırmalar yapılmakta ve bazıları sonunda fiziksel şiddete bile maruz kalmaktadır” diyor.

‘Yapılan araştırmalar iç karartıyor’

Sürmeli, bu konuda karşılaştıkları vaka örneklerinde nasıl olumlu bir ilerleme kaydettiklerini ise şöyle aktarıyor; “Biz bu çocuklarda…
ElmaElma Com’daki yazının Devamını Oku…

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Çocuklar: Türk Ailesinin Yeni Hakimleri Onlar

ailelerin-hakimi-çocuklarTürk kültürüne has davranışların incelendiği araştırma zincirinde bu kez ‘Türkiye’de çocuk olmak’ ele alındı… Sonuçlar çarpıcı! Türk aile yapısında çocuk, doğduğu andan itibaren ailenin karar alma mekanizmasına yön

veriyor. Avrupa’da ise çocuk, ailenin aldığı kararlara göre davranmak zorunda! 2012 yılı boyunca gündelik hayatın farklı alanlarına odaklanarak Türk kültürüne has davranışların, olaylara verilen tepkilerin ve bakış açılarının incelendiği ‘Türkiye’nin Aklını Okuyoruz’ araştırmasının  3. ayağının konu başlığı ‘Türkiye’de çocuk olmak’… Araştırmaya; Türkiye’de çocuk eğitimi ve ebeveynlik ilişkisi üstüne yazılmış makale, tez ve kitaplar incelenerek başlandı. Ardından 228 anaokulu öğrencisiyle görüşme yapıldı ve çocukların anneleriyle bir araya gelinerek, aynı konu uzman pedagoglar tarafından bir de onların ağzından dinlendi.
Araştırmadan elde edilen verilere göre, Türkiye’de çocuk olmak; ‘oyun oynamakta olan çocuğuna, oyunu bırakıp eve gelmesi için seslenen annenin yüksek perdeden buyurgan sesine’ veya ‘terlemiş mi diye bir anda çocuğun sırtından içeri giren teklifsiz anne eline’ aşina olmak demek… Bir kadın için çocuk sahibi olmak ise; hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlamına geliyor. Türk kadını anne olur olmaz, yepyeni bir ruh haline giriyor ve yaşam tarzını değiştiriyor. Bu nedenle, Türkiye’de anneler ne kadar ‘kutsal’ ise çocuklar da o kadar ‘dokunulmaz’lar.

Türkiye’nin aksine, Batılı toplumlarda çocuk bir birey kabul ediliyor ve hayat, ‘küçük insan’ın aileye katılımıyla olağan seyrinde devam ediyor. Bu yapı içinde çocuklarla yeri geldiğinde tartışarak, yeri geldiğinde konuşarak pazarlık ediliyor. Bu nedenle çocuk ailenin sosyal hayatının devamlılığı için engel oluşturmuyor. Biz Türkler ise yanlarında çocuklarıyla dağ yürüyüşlerine giden ya da müzik festivallerine katılan yabancıları garipsiyoruz. Çünkü Türkiye’de, çocuk -özellikle yüksek eğitim ve gelir seviyesindeki aileler için- daha doğmadan hayatın merkezine oturuyor.
2010 yılı verilerine göre nüfusun yüzde 10’unu oluşturan, 3-7 yaş arası çocukların Türk tüketicisi üzerindeki etkileri saymakla bitmiyor. Bu yaş aralığındaki çocukların tüketim alışkanlıklarını inceleyen gelişim psikolojisi uzmanları Valkenburg ve Cantor’a göre çocuk gelişiminde bu aralık ‘sürekli isteme ve pazarlık etme’ davranışıyla belirleniyor ve isteği karşılanmayan çocuk ebeveynleriyle çatışmaya başlıyor. Çatışma ise hep çocuğun zaferiyle sonuçlanıyor.

Çocuğa sınır koymak! Ama nasıl?
Yazıda bahsi geçen araştırmadan da anlaşılacağı gibi, bizler ‘çocukerkil’ aileler olma yolunda ilerlemekteyiz. Çocuklarımız bizi parmağında oynatıyor; biz çocuklarımızı değil, onlar bizi yönetiyor. Çocuk, anne babasını model alan, onu taklitle öğrenen, kurallara ihtiyaç duyan ve en önemlisi de büyüme ve gelişmesi 20’li yaşların ortasına kadar süren bir varlık. Yani gelişimi ve dolayısıyla da kendine yeterliliği bu vakte kadar tam değil.
Uzmanlar, ’14 yaşına kadar çocukların yöneticisi…
Akşam Gazetesi Yazarı Hülya Yıldırım‘ın yazısının  …Devamını Oku…

Hülya Yıldırım’ın Çocuk gelişimi, sağlığı, aileler ile çocuklarının ilişkileri vb. konulardaki yazılarının tamamını buradan izleyip, okuyabilirsiniz…

Yazı; Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır.

Sağlığınız İçin Burundan Nefes Alın

Sağlıklı bir yaşam için burundan nefes almanın önemi var. Nefes almada burun yerine ağzını kullananlarda ağız ve dişte başta olmak üzere birçok hastalık görülüyor. Ağızdan nefes alanların dudaklarında çatlaklık, diş etlerinde gerilemeler ve dillerinde kuruluklar oluşabiliyor. Uzmanlar

burundan nefes alınması gerektiğine vurgu yapıyor.

Sağlıklı bir yaşamın temelinde düzenli nefes almak yatıyor. Bireylerin bazen doğru kabul ettiği bilgiler de uzmanlarca yanlış olarak değerlendirilebiliyor. Sağlıklı yaşamın temeli sayılan nefes alma eylemi yanlış yapıldığında insan sağlığına yarar yerine zararlar verebiliyor. Nefes almak için burun yerine ağzını kullananlarda fiziksel hastalıklarda görülüyor. Dudaklarda çatlamalar, diş etlerinde gerilemeler, gülümsemede diş etlerinin görünmesi, bademcik ve geniz büyümesi ağızdan nefes almanın insanda bıraktığı olumsuz etkilerden bir kaçı. Burun yerine ağızdan nefes alanlarda yüzde 46 bademcik ve geniz büyümesi, yüzde 17 alerji ve alerjik burun tıkanıklığı, yüzde 14 burun içindeki kemiklerin sağa ya da sola eğik olması ve uyku anında sıçrayarak uyanma gibi farklı hastalıklar görülebiliyor. Ağızdan nefes almak, bireylerde yalnızca fiziksel etkide bulunmuyor, uyku düzensizliği de getiriyor. Uyku sırasında ağızdan nefes almak başta horlama olmak üzere nefes durmalarına neden oluyor ve bu şekilde bireylerde uyku düzeni bozuluyor. Yapılan araştırmalarla ortaya konulan sonuçlarda oldukça dikkat çekici. Uykusunu düzenli alamayan bireyler devamlı bitkin, yorgun, halsiz ve asabi oluyor.

Ağızdan nefes almak yalnızca yetişkinler için tehlike oluşturmuyor. Uzmanlar, bu tehlikenin gelişim evresindeki çocuklar için de ciddi bir risk taşıdığını belirtiyor. Ağızdan nefes alan çocuklarda gelişim geriliği, alt ve üst solunum yolu enfeksiyonları, sinüzit ve akciğer enfeksiyonları ortaya çıkıyor.

Ağızdan nefes almayı alışkanlık haline getiren kişilerin burunlarında mutlaka Devamını Oku…

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

 

Süt Yerine Kullanılan Diğer İçecekler Gençlerde Kırık Riskini Arttırıyor

Gençlik çağında süt tüketiminin azalması ve sütün yerini alan diğer içeceklerin çok tüketilmesinin, osteoporoza yatkın olan gençlerde kırık riskini artırıyor. Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Sağlık Yüksekokulu Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nursan Dede Çınar, gençlerin günümüzde biyolojik ve psikososyal pek çok sağlık sorunu ile karşı karşıya olduğunu belirtti. Yetişkinliğe geçiş döneminde gençlerin dış görünüş ile ilgili

endişe, arkadaşları tarafından kabul edilme ihtiyacı, giderek artan bağımsızlık ve aktif yaşam stilinin yeme alışkanlıklarını ve gıda tercihlerini etkilediğine dikkati çeken Çınar, “Adolesanların (yetişkinliğe geçiş dönemi) çoğu görünümleri ve vücut ağırlıkları konusunda aşırı duyarlı olup, genelde kız çocukları kilo vermeyi, erkek çocukları ise daha fazla kas kitlesine sahip olmayı ve kilo almayı istiyor. Vücut ağırlıklarını kontrol etmek veya kilo kaybetmek için diyet hapları, laksatifler, diüretikler, açlık ve sıkı diyetlerin kullanılması hem büyümeyi hem de sağlığı olumsuz etkiliyor. Özellikle yemek öğünlerini atlama (kahvaltı, öğle yemeği), ev dışında daha fazla yemek yeme, fast food tüketimi, vejeteryan ve sıkı diyet programları sık görülen gıda alışkanlıkları olup, beslenmede bozukluklara yol açıyor.” dedi.

Adolesanlarda, yeterli protein alınamadığında lineer büyümede, cinsel olgunlaşmada gerilik ve yağsız vücut kütlesinde azalma görüldüğünü anlatan Çınar, “Karbonhidratlar en önemli enerji kaynağıdır. Günlük toplam kalorinin yüzde 50-60’ı karbonhidratlardan sağlanmalıdır. Normal büyüme ve gelişme için…Devamını Oku

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Kanser Olan Doktorun Muhteşem Hikayesi

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin tıp eğitimine yeni bir bakış açısı kazandırmak amacıyla başlattığı “Her Hastalık Bir Hikayedir” yarışmasına “Bir Doktor Kanser Olursa” başlıklı yazısıyla katılan Uzm. Dr. Aydemir Yalman, yaklaşık bir ay önce kanser rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetti. Hekim gözüyle kanser hastası olduğunu

öğrendiğinde neler yaşadığını “Önce klinikten uzaklaşıp bir kafeye gittim tek başıma. Ne yapacağımı düşünmeye çalıştım uzun bir süre. Beynimin içinde uğuldayan ‘bu andan sonrası yok’ düşüncesi sağlıklı karar vermemi engelliyor ve gözümün önüne sürekli olarak bugüne kadar yaşadığım hayat geliyordu. 40 yıllık hekimdim. Anatomi, patolojik anatomi okumuştum ve oradan edindiğim bilgiler sonumun pek hayırlı olmayacağını söylüyordu” cümleleriyle anlatan Yalman, hikayesinde tedavisi sırasında doktorların kendisine nasıl davrandığına ilişkin de bilgiler veriyor.

“HASTANIN YÜZÜNE DAHİ BAKILMIYOR”

Tümör konseyine girdiğinde hekimlerin “bırakın ‘geçmiş olsun’ demeyi, yüzüne dahi bakmadıklarını” anlatan Yalman, hasta bir hekim olarak içinde bulunduğu çelişkiyi “Zaten başıma gelenlerin şokunu yaşarken, bir de hastalanan doktor olarak ne kadar değersiz olduğumu düşünüyordum. Oysa onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu değil midir?” sözleriyle özetliyor.

Yalman, hikayesinde meslektaşlarına şu tavsiyelerde bulunuyor: “Bir hekimin önce bir hasta olarak bir doktora başvurmasını, sonra da hasta yakını olarak hastanede bulunmasının önemini bir kez daha anladım. Böylece yapılan davranış hatalarını yaşayarak gözlemleyebilir.

-Bir hekimin hastasına, hele de kanser hastasına daha duyarlı yaklaşması gerektiğine inandım.

-Her hastanın bir birey, bir insan olduğunun asla unutulmaması, en azından kendisiyle konuşurken yüzüne bakılması ve yazılı onay için yapılan bilgilendirmelerin gerçek anlamına uygun yapılması gerektiğine inandım. Çünkü, doktor olmama rağmen kemoterapinin yapacakları açık açık anlatılmadığı için ilk tedaviden sonra panik atak geçirdim.

-Başta kanser hastaları olmak üzere, eğer mümkünse tüm hastalara psikolojik destek sağlanmasının çok önemli olduğunu anladım. Basit bir örnek verecek olursam, yazmaya başladığımda yaşadığım olayları tekrar hatırlamak beni çok rahatsız etti. Ama psikologum bunu yapabileceğimi defalarca söyleyerek beni yüreklendirdi ve sizlerle hastalık sürecimi paylaşabildim.”

O HİKAYE GELECEK KUŞAKLARDA İYİ HEKİMLER YETİŞTİRMEK İÇİN ÖNEMLİ BİR MESAJ

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nesrin Çobanoğlu, yaptığı açıklamada, Yalman’ın hikayesinin gelecek kuşaktaki hekimlerin eğitimi için önemli mesajlar içerdiğini vurguladı.

Yalman’ın çok duyarlı ve etik açıdan düşünceli bir hekim olduğunu anlatan Çobanoğlu, Yalman’ın hikayesinin bir nevi hekimlere vasiyet niteliği taşıdığını belirtti.

Hikayenin, hekimlerin hastalarla ilişkilerde empati kurmayı unutmaması gerektiğini güzel bir dille anlattığını ifade eden Çobanoğlu, derslerinde…Devamını Oku

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Fazla Vitamin Hapı Kullanmak Kanser Yapabiliyor

Meyve tüketemeyen bireyler, bu açığı vitamin haplarıyla kapatmaya çalışıyor… Ancak uzmanlar, aşırı tüketimin kansere yol açabileceği, hatta öldürebileceği konusunda uyarıyor. Amerikan Kanser Derneği ilk defa 2004’te Amerikan toplumunun sağlıklı yaşamın gerisinde olduğunu belirterek, sağlıklı yaşam için ortak bir beslenme önerisi yayınlamıştı. Beslenme düzeninin tam tahıllı taneli tahıl ürünleri, kuru baklagiller, sebze ve meyvelerin çoğunlukta bulunduğu beslenme şeklinin yararlı olduğunu bildirmişti. 2012’de Amerikan Diyet Akademisi’nin raporunda ise ABD ve diğer ülkelerde az yeme ve sebze-meyve tüketiminin hedeflenen düzeye çıkamadıkları görüldü. Bunun nedeni olarak insanların taze sebze ve meyve yerine geçtiği inanılan multivitamin hapları çok fazla şekilde tüketildiği Amerikan İlaç Birimi’nce  rapor edildi.

Fazla vitamin kanser yapabiliyor mu?

Hiçbir hap doğal besinin yerini tutamıyor. ABD’de koruyucu hekimlik çalışma grubu kanser ve kalp hastalıklarından korunmak için A, C, E ve folik asit vitaminlerinin düzenli ve yüksek dozda hap şeklinde kullanıldığını belirtiyor. Avrupa Sağlık Komisyonu da birçok vitaminin toplumda yaygın ve gelişi güzel kullandığını raporluyor. Ancak beslenme araştırmalarından kanıta dayalı veriler bu vitaminler ile ilgili masum görünecek sonuçlar vermiyor. Mesela A vitamini haplarını yüksek dozda kullanan bireylerde kanseri engellemediği hatta akciğer kanserine yatkınlığı arttırdığı bildiriliyor.

Hatta E vitamini haplarını düzenli kullanan bireylerde buna bağlı ölümlerin bile olabileceği belirtiliyor. Amerikan Kanser Konseyi en son bildirgesinde kanserden korunmak için günde en az altı porsiyon taze sebzenin çiğ olarak ve iyice yıkanarak yenmesini öneriyor. Sebze olarak pırasa, tatlı patates, karnabahar, kuşkonmaz, kırmızı soğan, sarımsak, bezelye, yer elması, havuç ve lahana çeşitlerine öncelik vermenin etkin bir vücut savunması sağladığını da açıklıyor. Ayrıca meyveleri kabuklu ve günde en az iki porsiyon yemek gerektiğini de ekliyor.

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından “Amerikan Kanser Derneği” yazısında yer alan bilgilerin tercümesi suretiyle hazırlanmıştır…

Kanser Hücreleriyle Baş Edecek Antikor Bulundu

İnsanların savunma sistemini durduran kanser hücrelerini alt edecek antikor bulundu. Yöntem, her tip kanser için tek tip tedaviyi mümkün kılacak. Bilim adamları hayvanlar üzerinde yaptıkları deneylerde, tek bir antikorla insanlarda görülen farklı türdeki kanserli tümörleri küçülttü. İnsan savunma sisteminin, normal koşullarda, kanserli hücreleri bulup yok etmesi gerekiyor, ancak bu

olmuyor. Bilim adamları, tümör hücrelerinin savunma sisteminden nasıl kaçtıklarına dair önemli bir keşifte bulundu.

Sonuçları Amerikan Bilim Akademisinin dergisi PNAS’ta yayımlanan araştırmaya göre, tümör hücreleri etrafında…Devamını Oku

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Dünya Nüfusunun Üçte Biri Verem Mikrobu Taşımakta

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre, dünya nüfusunun tahmini olarak üçte biri tüberküloz hastası olmaksızın bu mikrobu taşıyor. Sağlık Bakanlığı, 24 Mart Dünya Tüberküloz Günü nedeniyle hastalıkla ilgili bilgilendirme açıklaması yaptı. Açıklamada, tüberküloz (verem) hastalığının “mycobacterium tuberculosis” basili tarafından oluşturulan bulaşıcı bir hastalık olduğu belirtildi. Hastalık, hastaların özellikle öksürme ve hapşırmaları sırasında etrafa saçtıkları tüberküloz basillerinin sağlam kişiler tarafından solunması ile bulaşıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’nün raporlarına göre, dünya nüfusunun tahmini olarak üçte biri tüberküloz hastası olmaksızın bu mikrobu taşıyor. Bu insanların yüzde 10’unun, yaşamlarının bir döneminde tüberküloz hastalığına yakalanma ihtimali bulunuyor. Dünyada her yıl yaklaşık 9 milyon kişi verem hastalığına yakalanmakta ve yine her yıl 1,7 milyon insan bu hastalıktan ölüyor. Tedavi görmeyen verem hastası ile birlikte aynı evde yaşamak, yoksulluk, kötü beslenme, HIV/AIDS hastalığı, şeker hastalığı, kanser, vücut direncini azaltan diğer hastalıklar ve sigara içmek verem hastalığına yakalanma ihtimalini artırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, dünyada tek etkene bağlı ve tedavisi mümkün olan hastalıklar içinde en çok ölüme yol açan hastalıklardan birisi de verem hastalığı. Hastalık bulguları olan kişilerin en kısa sürede en yakın sağlık kuruluşuna başvurması, hastalık tespit edilenlerin de tedavilerini doğrudan gözetimli tedavi ile tamamlamaları büyük önem arz ediyor.

Verem tedavisinde kullanılan ilaçlarla hastaların tedavileri başarı ile yürütülüyor. Verem hastaları ilaçlarını düzenli olarak ve yeterli süre (6-9 ay) kullanmazlarsa verem mikropları ilaçlara direnç kazanabiliyor.

Türkiye’de Verem Hastalığı Geriliyor

Türkiye’de tüberküloz hastalığı ile mücadelede önemli başarılar elde edildiği belirtilen açıklamada, “Sağlıkta Dönüşüm Programı kapsamında vaka görülme sıklığında sürekli azalma kaydedilmiş olup örneğin 2010 yılında toplam olgu hızı, bir önceki yıla oranla yüzde 6,4 düşüş göstermiştir.” denildi.

– Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından Sağlık Bakanlığı açıklamasından  yararlanılarak hazırlanmıştır…

Yaşlıları Bekleyen Tehlikeler

Sağlık Bakanlığı verilerine göre kalça ve omurga kırıkları, Türkiye’de 65 yaş üstündekilerin yüzde 89’unu tehdit ediyor.
Ortalama yaşam süresinin uzaması, kronik hastalıkların görülme sıklığını da yükseltiyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’de 65 yaş ve üzerinde yaklaşık 4 milyon kişi yaşıyor ve bu sayı her geçen yıl artıyor. 65 yaş üzerinde kronik hastalığı bulunanların yüzde 35’inde 2, yüzde 23’ünde 3, yüzde 14’inde ise 4 veya daha fazla hastalık bir arada görülüyor.

Sağlık Bakanlığı, Türkiye’de 65 yaş üstündekilerde gerçekleşen ölümlerin yüzde 43.2’si kalp-damar hastalıkları, yüzde 10.3’ü kanser, yüzde 8.4’ü ise beyin hastalıklarına bağlı gerçekleştiğini belirtti. 65 yaş üzerindeki kişilerde görülen diyabet, obezite, osteoporoz, felç, iskelet ve kas sistemi hastalıklarında sağlıksız beslenme risk faktörü olarak gösteriliyor.

Risk faktörlerinin azaltılabilmesi için, yaşlı kişilerin günlük aldıkları enerjinin bin 500 kalorinin altına düşmemesi öneriliyor. Bu nedenle her besin grubundan yeterli ve dengeli beslenilmesi, öğün sayısını artırılarak az ve sık yemek yenilmesi, yağlı besinlerin tüketiminin sınırlandırılması, süt ve süt ürünlerin tüketilmesi, şeker, şekerli ve hamurlu besinler yerine muhallebi ve sütlaç gibi sütlü tatlılar yenilmesi, her gün 5-7 porsiyon sebze ve meyve ile haftada 2-3 kez kuru baklagil yenilmesi, kızartma ve kavurma yöntemleri yerine sağlık açısından daha uygun olan haşlama, ızgara ve fırında pişirme yöntemlerinin kullanılması öneriliyor. Günde 8-10 bardak su içilmesi gerekliliğini vurgulayan Sağlık Bakanlığı, 65 yaş üzerindekilerde sık görülen beyin kanamaları ve ölümlere yol açan yüksek tansiyondan korunmak için günlük tuz tüketiminin kısıtlanması gerektiğini vurguluyor.

YAŞ ORTALAMASI 20 YIL UZADI

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Özgür Selim Uysal da, son 50 yıl içinde kalp-damar sistemi hastalıkları, kanser ve inme tedavisinde görülen gelişmeler sayesinde dünya genelinde yaş ortalamasının yaklaşık 20 yıl uzadığını ve yaşlı nüfusun arttığını söyledi. Bu nedenle kronik akciğer, Alzheimer, Parkinson, yüksek tansiyon, şeker, kemik erimesine bağlı kırıklar, duyu ve görme bozuklukları gibi yaşlılarda görülen hastalıkların da görülme sıklığının yükseldiğini ifade eden Uysal, özellikle yaşlılarda görülen kalça ve omurga kırıklarının hayati risk taşıdığını vurguladı.

Uysal, Türkiye’de ortalama yaşam süresinin erkeklerde 70, kadınlarda ise 72’nin üstüne çıktığını dile getirerek, bu dönemde kemik kırıklarından korunmak için çocukluktan itibaren yeterli kalsiyum ve D vitamini alınması, fiziksel aktiviteye ağırlık verilmesi gerektiğini söyledi.

”Tüm kırıkların yüzde 15-20’sini kalça kırıkları oluşturmaktadır” diyen Uysal, kalça kırığının iş gücü kaybı ve yüksek tedavi maliyeti nedeniyle çok önemli bir sağlık problemi olduğunu söyledi. Uysal, ”Kalça kırığı sonrası ilk bir yıl içinde hastaların yüzde 20’si kaybedilmekte, yaşayanların yüzde 25’i bakıma gereksinim duymakta ve yüzde 50’sinde ise yaşam kalitesinde önemli ölçüde düşüklükler olmaktadır” diye konuştu.

EV ORTAMI RİSK FAKTÖRÜ OLABİLİR

Uysal, kemik gelişiminin henüz anne karnındayken başladığına ve ortalama 20 yaşına kadar devam ettiğine işaret ederek, kemik yapısının dayanıklılığında genetik faktörlerin, beslenme alışkanlığının, fiziksel aktivite ve güneş ışınlarından yeterli oranda faydalanmanın etkili olduğunu söyledi. Uysal, ”Kalça ve diz bölgelerindeki kasların güçsüz olması, denge ve yürüme bozukluğuna yol açan hastalıkları, görme problemleri, uygun olmayan ev ortamı özellikle yaşlılarda düşme riskini ve buna bağlı oluşabilecek kırık riskini artırmaktadır” diye konuştu.

Uysal, yaşlıların güvenliği için uygun ev koşullarına özen gösterilmesi gerektiğini vurgulayarak, ev içinde ortada çok eşya olmaması, merdiven bulunmaması, ayakların takılmaması için halının saçaksız olması, her zaman bastonunun yanında bulunması, tuvaletin, lavabonun, dolap yüksekliklerinin uygun mesafede olması gerektiğinin altını çizdi.

Kaynak: Sağlık Bakanlığı

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…