Kategori arşivi: Anne-Baba

Baba Sevgisi En Az Anne Sevgisi Kadar Önemli

babalar-ve-çocuklarABD’deki Connecticut Üniversitesi’nin çalışması, çocukken baba sevgisinden yoksun kalan bireylerin  yetişkinlik döneminde ikili ilişkilerde ciddi sorunlar yaşadığını ortaya koydu. Dünyada son 50 yılda, farklı ülkelerde, çocukluktan

yetişkinliğe geçişte ebeveynlerden yoksunluğun bireyin kişiliğinin şekillenmesine etkilerinin konu edildiği 36 araştırmayı değerlendiren Connecticut Üniversitesi ekibi, baba sevgisinin de en az anne sevgisi kadar önemli ve kişilik gelişiminde belirleyici olduğunu bildirdi.

Çalışmanın yöneticisi, Connecticut Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ronald Rohner, çalışma sonuçlarına ilişkin raporda, ebeveynlerinin sevgisinden veya varlığından yoksun büyüyen çocukların kültür, ırk, cinsiyet ayrımı olmaksızın yetişkinliklerinde benzer tepkiler verip benzer sorunlarla karşı karşıya kaldıklarını belirtti.

On binden fazla katılımcının 13 ülkeden psikolog tarafından değerlendirildiği çalışmaya göre, özellikle baba figürünün eksikliği çocuğun daha endişeli, güvensiz ve üçüncü kişilere karşı saldırgan tutum takınmasına neden
olurken ikili ilişkilerde de ciddi bağlanma sorunları görülebiliyor.

Çalışmada, babanın çocuk gelişimindeki rolü ve öneminin çoğu zaman anne sevgisi karşısında ikinci planda kabul edilmesinin büyük bir hata olacağı belirtilerek, ”Umarız bu çalışmada varılan sonuçlar, birçok erkeği çocuklarının yetişmesinde daha aktif rol oynamaya teşvik eder” deniliyor.

”GÜVEN DUYGUSU ÖNEMLİ”
Çalışmanın sonuçlarını değerlendiren psikolog Seval Baysal’ın Radikal’deki yazısının Devamını Oku…  


Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Çocuklara En Büyük Miras Bir Can’dır

çocuklara-miras“Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar

yaratmaktır.” Bu harika ve çok doğru sözlerin sahibi hocamız Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu’dur. Aşağıdaki hikaye de kendilerine aittir. Buyurun okuyun…

Kaliforniya’da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestirde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı.

Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

‘Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
‘Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini’, ‘Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally’nin mahremiyetine ‘burnumu sokuyordum.’
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, ‘O şahane bir insan;
o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim’ dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının
erkeğine, ‘Sen benim kahramanımsın’ duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordumve o kişiyi kıskandım.

‘Nasıl yani?’ dedim.
‘Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.
Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.’

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini haladış görünüşe göre yargılıyor ve onu ‘ayı’ olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım.

Bir süre sonra Sally’nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: O adama baktığım zaman ben neden, ‘Armudun iyisini ayılar yer’ diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl
etkilemişse, Sally’nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş
olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally’e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los
Angeles’in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup
olamayacağını sordum. ‘Kendilerine bir sorayım, eminim
sizinle tanışmak isteyeceklerdir,’ dedi ve iki gün sonra, ‘Ailemle
konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,’
dedi.

Dört-beş hafta sonra San Francisco’ya gidecektim, Sally’nin ailesinin
yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally’e söylediğimde Sally, ‘O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,’ dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach’ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally’nin ağabeyi Brian’ın evine vardık.

Sally’nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian’ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally’nin babası George’un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi.

Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally’ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. ‘Evet’ yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
‘Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz’, dedi.

Tüylerim diken diken oldu.
Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızamayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim.

Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George’a ‘Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!’ dedim.
Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, ‘Tabii, onlar küçük insanlar!’ yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki ‘Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?’ diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally’nin ağabeyi Brian’ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu.

Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles’ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14′te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı:

‘Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary’le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian’ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian’ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir ‘keşke’ olmayacak.

Sally’e sordum: ‘Baban seninle randevulaşır mıydı?’
‘Evet’, dedi, ‘yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, ‘Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!’.

Gülümseyerek, ‘Nereden biliyorsun?’ diye sordum.
‘Biz Frank’le konuştuk’ diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, ‘bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, ‘Ne yapabilirim?’ sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

Sally’nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum.
Sally,içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya
yaşayabilmişti.

Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, ‘Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın’, mesajı alır ve çocuğun CAN’ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, ‘Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim’, mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, ‘Ben sevilmeye layık biriyim!’ diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN’dır.

Prof.Dr. Doğan Cüceloğlu : Web Sitesi

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

Anne-Babalar: İnternet Öcü Değildir

“Bilişim teknolojileri nedir? Ben 5. Sınıf öğrencisiyim.” diye sormuş çocuk, konunun uzmanı bir sitede. Uzman kişi uzun uzun cevap vermiş, “Bilginin toplanmasında, işlenmesinde, depolanmasında, ağlar aracılığıyla bir yerden bir yere iletilip kullanıcıların hizmetine sunulmasında kullanılan iletişim ve bilgisayarlar dahil bütün teknolojileri kapsayan teknolojilerdir.” Şudur, budur, budur da budur… Sorusunun cevabını daha ilk cümlede alan çocuk, “Ben sadece ne demektir diye sordum ama diğer bilgiler için de teşekkürler” diye teşekkür etmiş.

Gülmeme engel olamadım tabii ama çocuğun onca yetişkin bilgi arasından kendi sorusuna olan cevabı ayırabilmesine taptım.

Çocuk gerçeği işte budur dedim; çocuklar yasaklarla korunması gereken, küçük akıllı, zayıf karakterli, bilgisiz, yetişkinlerce yoğrulması gereken, katlanılması gereken, sürekli yanlış yapan ama yine de masum küçük insanlar değiller.

Uzmanlar arasında bile “çocuk gerçeği” eşittir çocuk istismarıdır gibi bir kavram kargaşası hakimken, aynı anlamsız mentalite ile bilişimin özellikle çocuklara yönelik bir suç aleti, kötü arkadaş olarak algılandığı ve uzun uzun mesailer harcanarak çalışıldığı ortamda aklıma sorular takıldı.

Dünya modernitesi içinde, bilişimin, çocuk ve yetişkinler açısından risklerinin yanında çok değerli olanaklar da sunduğunu, çocuk gelişimine katkısı yerine risklerinin ön plana çıkartıldığı ve yetişkinlerin aradaki hassas çizgiyi çizemediklerini düşündüm.

Adetim olduğu üzere, herkesten önce dört yaşından beri bilişimi kendi gelişimi ve eğitimi lehine kullanan, şimdi henüz 24 yaşındayken, çok uluslu bir firmanın bilişiminden üst düzey sorumlu olarak çalışan oğlum Çelik Gezer ile düşüncelerimi paylaştım.

Adeti olduğu üzere, önce benle dalgasını geçti, “ Bayılıyonuz boş gonuşmaya” dedi. Güldük…

“Çocuğa doğuştan salak, saftirik muamelesi yapmak da nereden çıktı” dedi, gülemedim. Çok haklı…

“Sen merak etme, çocuklar yetişkinlerin çizemediği hassas çizgiyi çok iyi çiziyorlar.” dedi.

Ama bundan sonra söylediği kanımı dondurdu, “Bireyin devletten güçlü olduğu tek alan internettir ve idarenin kontrol hevesi gereği öcü ilan edilmeli, bağımlılığı (kaşlar kalktı) tedavi edilmelidir. Bu arada bağımlılık kriterleri neler kimse bilmiyor. Köşesine çekilmiş, kapılarını herkese kapamış halde saatlerce kitap okuyan bir çocuğu kitap kurdu diyerek ödüllendirirken, uzun süre internette kalan ve sana anlamsız ve duygusuz gelse bile diğerleriyle paylaşımda bulunan bir çocuğa bağımlı muamelesi yapmak sence de anlamsız değil mi?”

Biz kum havuzunda çocukları bilişimden korumanın yollarını ararken…

Çok saf saf bakmış olmalıyım ki, “Internetteki toplumsal, sosyal, ekonomik yaşamı gerçek dışı olarak algılamamak lazım, her bir klavye dokunuşunun ardında gerçek bir insanın olduğunu çocuklar biliyor. Gün içinde karşılaştıkları insanların samimi olmayabileceklerini, kötü olabileceklerini bildiklerinden, internet halkından da kendini korumaları gerektiğini çözmüş olarak ekranın başına geçiyorlar. Hiçbir toplum suçtan tümüyle arındırılamaz diyen sen değil misin? Internet ortamındaki suçları da yok edemezsin ama hiç değilse, çocuğa yönelik suçların fiiliyata dökülmesi ve mağdur çocuk yaratması, internetteki kesintisiz paylaşım hacmine oranladığında tahmin ettiğinin aksine çok düşük.” diye açıklama ihtiyacı duydu.

Sarsıldım… Bu nedenle, çocuklarımız arasındaki bölgesel ve küresel dijital uçurumdan ve bu uçurum nedeniyle ortaya çıkan eğitimde eşitlik ilkesinin ihlal edildiğinden, sonucunun ise ulusal ve küresel rekabet güçsüz bırakılan çocuklarımızın Türkiye’nin geleceğini oluşturamayacağı, ayrıca, yoksulluğa ve vasıfsız işçiliğe mahkum bırakılacaklarını yazmayı boynumun borcu bildim.

Daha çok yeni bir Deutsche Welle haberinde, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun dijitalleşme alanında büyük olduğunu, Türkiye’nin bilgisayar kullanımı ve yenilikçilik anlayışının ancak 52. sırada yer bulabildiğini okudum. Bunda yetişkinler arasında yaygın ve baskın “öcü internet” yanlış algısının parmağı olduğunu düşünmeyi bir kez daha rahatsız edici buldum.

Düşüncemi ve Çelik Gezer’in aklıma soktuğu anlayışı sorgulamak için küçük bir şehrin minyatür ilçesindeyken, yoğun trafikli tek ana caddenin karşısından, yürüdüğüm kaldırıma fırından kaptığı üç ekmekle kendinden emin koşarak geçen küçücük bir çocuğu yolundan çevirdim. Benden korkmadı, kötü olmadığımı ayırdetti ve sorabildim, “Bilgisayardan öcüler çıktığını biliyor musun?”

Çok güldü… “Onlar öcü değil akıllım, kötü insanlar… Sen öcü görürsen, hemen interneti kopart, korkma birşey olmaz.” Ha haa haaa… Üstüne bir de koş hemen annene haber ver demediği için müteşekkir oldum. Bu, kırsalda karşıma tamamen tesadüfi çıkan belli ki alt sosyo-ekonomik gruptan çocuğun sanal dünya algısı, bizim ona yakıştırdığımızdan çok daha ilerideydi.

Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından hazırlanmıştır…

 

Gençlerle Ailelerinin Teknolojik Profilleri [Bilgi Grafiği]

Gençler ve ailelerinin sosyal medya ve sosyal ağları nasıl kullandıkları yanısıra aylık gelirleri, eğitim düzeyleri, ırk ve etnik yapıları, b.sayar, lap-top sayıları, cep telefonu olanlar, şehir ve kırsal alanlarda oturanlar vb. hususlarda yapılan geniş kapsamlı bir araştırma. Pew Internet’in yaptığı bu araştırma sonuçlarında elde edilen bilgilerin grafiği sunulmakta…


– Araştırmanın detayları için Bkz.: Pew İnternet

– Sayfa, Hasan Sabri Kayaoğlu tarafından Pew Internet’in Teens’ parents and their technology profile  başlıklı bilgi grafiği tercüme edilerek hazırlanmıştır…

Muhteşem Fotoğraflar: Besinlerdeki Şeker Miktarına Dikkat..!

Evde, pastahanede, kafede vb. yerlerde tükettiğimiz her türlü yiyecek ve içecekdeki kalori miktarını biliyor muyuz? Özellikle şeker miktarını? Fazlasıyla duyarlı ve bilinçli olunması gereken bu konuda uzun laflar yerine, aşağıdaki

resimlerde göreceğiniz yiyecek-içeceklerdeki şeker miktarları, sizlere yeterince fikir ve bilgi verecektir…
Not: 1 adet kesme şeker yaklaşık 4 gr.dır ve bir çay kaşığı toz şekerin ağırlık miktarıyla aynıdır. Ayrıca 1 Gr. şeker 4 kalori olup, bir adet kesme şekerde ise
16 kalori bulunur. Bu değerlere göre aşağıdaki resimlerde görülecek besinlerin kalori miktarları kolayca hesaplanabilecektir…

Şeker faydaları kadar, bilinçsizce tüketildiğinde sağlık için ciddi riskler de (bilhassa çocuklar ve gençler için) oluşturabilmektedir…

Fotoğraflardaki besinlerin hangisi olduğu için farenizi fotoğrafların üstüne getirin.

Besinlerdeki Şeker Miktarları :

kolalarlimonatasnickersportakal suyustarbucks kahvered-bullşeftalikirazkarpuzmuzkavunçilekmısır


Besinlerdeki şeker miktarına dikkat etmekte yarar vardır….
besinlerdeki şeker şeftali